Umut Duvarı

 

Photo by Lukas on Pexels.com

Gün karanlık doğmak için bir önceki güne özenmiş gibiydi. Her yer gri tonlarda ben ise yorgundum. Gözümü açtığım an da bir çamur kurusu ile aynı hizadaydı başım. Kafamı kaldırdığımda etrafımda amaçsızca yürüyen yüzleri görünmeyen insanlar vardı.  Ayağa kalkmak için ilk denememde başarısız oldum. Sisli ve serin bu hava benim enerjimi ve gücümü de alıyordu sanki. Bir gayret daha sergileyerek ayağa kalktım. Sadece birkaç metre önümü görebiliyordum, geriye kalan yerler bir bilinmezlik sisine bürünmüştü. Ne tarafa gideceğimi bilmiyordum. İnsanların geldiği yöne doğru gitmeye başladım. Birkaç adım sonra ayağım bir balçık çukuruna batmıştı. Dikkatsiz bir şekilde gittiğimi kendimi telkin ettikten sonra bu defa da doğuya doğru hareket ettim. İnsanlar bana garip bir şekilde bakıyordu fakat ben insanların yüzünü göremiyordum. Siyaha birkaç ton kalmış bir koyu renk görünümünde ki yüzler kapüşonla kapanmış kafalarının içindekiler kimlerdi, göremiyordum.

Bu defa başım hep yerdeydi. Kimseye aldırış etmeden yürüdüğüm o toprak parçalarındayken, ayağımın altından kayan toprak parçalarını hissettim. Yanımdan geçen insanlar bana gülüyordu fakat ben kayan toprağın üzerinde ayakta kalmaya çalışıyordum. Sonunda kayan toprak beni bir bölgede durdurdu. Nerede olduğumu anlamak için etrafıma bakarken ayaklarım toprağın altına doğru iniyordu. Anladım ki balçık çukuruna gelmiştim ve içine doğru göçüyordum. Belime kadar batmıştım. Hareket edip çıkmaya her yeltenişim de daha fazla batıyordum çukura. Öylece hareketsiz kaldım. Yanımdan insanlar geçiyordu. Ses tonları o kadar aşinaydı ki zihnime bir yerlerden hatırlıyordum ama tam olarak seçemiyordum. Kahkaha ile bana gülüyorlardı. İçimden geçen her sözcük, dilimden çıkıyor fakat dudaklarımın çeperlerinden geri boğazıma, oradan da kalbime iniyordu. Sadece kendim duyabiliyordum sesimi…

Kahkaha atan insanlar etrafımda toparlanmaya başladılar. Alaycı seslerinin tınıları beni rahatsız edecek derece de hüzne teslim ediyordu. Haykırışlarım gözlerime de bulaştı ve akan damlalar yüzümden çeneme, oradan da belimle balçığın birleştiği yere damlıyordu. Belimde hissettiğim sıkışıklık durumu hafiflemeye başlıyor ve her göz yaşı damlası orada birleştikçe daha rahat hareket etmemi sağlıyordu.

Ağladım…

Daha çok ağladım.

Gözyaşlarımla kurtulmak için gözlerim kızarana kadar ağladım.

Photo by Disha Sheta on Pexels.com

Sonunda balçık çukurundan kurtulmuş ve sert toprağa ayaklarımı basmıştım. Ama hareket etmek için korkuyordum. Bir daha batmak, bir daha ağlamak istemiyordum. Öylece kaldım o kuru toprak parçası üzerinde. Dizlerimin üzerine çöktüm ve ellerimi başıma koyarak sadece önümde ki toprak parçasına bakıyordum. Başımda toplanan insan sayısı artmıştı. Seslerini daha net ve daha anlaşılır şekilde duymaya başladım. Çoğu yanımda, yakınımda, etrafımda olan sürekli dostum olduğunu söyleyen insanlardı. Kimse yardım etmemişti. Gülüşlerinin sinsi zehrini hissedebiliyordum ve iyi ki yardım etmemişler diye içimden geçiriyordum. Hiçbir yere gitmiyorlardı. Gittikçe sayıları artıyor ama hiç birinden bir dostça hareket gelmiyordu. “Yeter” diye haykırmış olmam bile onları uzaklaştırmadı, tam aksine daha fazla alaycı kahkaha ve konuşmalar kulaklarımın çeperlerine iğneler batırırcasına kulağıma geliyor, canımı acıtıyordu.

Bir şey yapmalıydım. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yumruklarımı sıkmıştım, bir dağ gibi kuvvetliydi artık. Canımın acısı bana güç veriyor ve git gide her kahkaha sesinden yeniden güç alıyordum. Kafamı kaldırdım. Bir şey yapmalıydım. Sıktığım yumruk ile yapamazdım bunu. Onlar gibi hareket edersem, onlardan bir farkım kalmazdı, biliyorum. Beni ben yapan ne varsa düşünmeye başladım. Beni ben yapan, bana güç veren, ben olduğumu hissettiren. Dizimde ki yaraları gördüm o an. Hepsi kabuk bağlamıştı ama izleri duruyordu. İşte buydu benim gücüm. İzlerim, geçmişim, yaralarım. İyi bilirim ki dizinde yarası olmayan çocuk asla büyümemiştir. Çünkü hiç düşmemiştir, hiç güçlü duramamıştır. Bu yüzden mutluluğun ve huzurun tadını en güzel şekilde asla alamayacaktır.  Kafam göğe selam dururken içimde edebi şiirler okunuyor ve bana resital sunar gibi güç veriyordu. Artık o alaycı sesleri duymuyordum. Kafamı öne eğdim. Gözümden akan yaş burnumun ucundan önüme düştüğünde toprağın çamurlaştığını gördüm. Umudum olmuştu bu gözyaşı. Ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Etrafımda ki insanları gördükçe daha çok ağladım. Ne kadar ziyan etmişim ömrümü onlar için bunu anladım. Böyle düşündükçe daha çok güçleniyor, daha çok ağlıyordum. Çamurlaşan toprakları avuçlarımla hizalayarak kendime bir duvar örmeye başladım. İçine asla kimsenin gelmemesi gereken bir duvar. Bunu yapabilmek için toprağı şekil alacak hale getirmem için daha çok ağlamam gerekti. Günlerce ağladım. Ben her çamurlaşmış toprağı şekil vermek için elime aldığımda kulağıma gelen seslere aldırmadım. Hepsi bana, “saçmalıyorsun, bizsiz yapamazsın, bize muhtaçsın, delisin sen, orada çürüyüp gidersin, bizimle gel…” gibi sözler söylüyorlardı. Eskiden olsa kanardım biliyorum. Ama artık güçlüydüm. Sonunda kendi boyumu aşacak derecede, kendimden başka kimsenin giremeyeceği bir duvar inşa ettim. Haftalar boyu süren ağlayışlarım artık bitmişti. Yorgunluktan kendi duvarıma yaslandım, dinlenmeliydim. Yeni bir ben yaratmıştım. Devrim yapmıştım kendi hayatıma. Herkesin içinde yalnız olmak yerine, kendine sahip olan bir yalnızlık en güzel şerefti bu ömre.

Yorgun düşmüş bedenim hemen teslim oldu hareketsizliğe. Kafam omzumun üzerinde geçmişi hatırlarken son bir yaş döküldü, yanında olamadığım sevdiklerime. Bu sondu biliyordum. Gözlerimi kapattım. Uyku bana en güzel ilaçtı şimdi.

Uyandığımda başucumda filizlenmiş bir dal vardı. Narindi, daha incecikti. Büyümesi için suya ihtiyacı vardı. Bir kez de onun için ağladım. Yetmemişti. Her gün biraz gözyaşı ile onu büyüttüm.

Şimdi bana konuşmak için yeterli olan tek canlı, yemek veriyor, serinlik veriyor, ona şartsız yaslanmama izin veriyor. Bana umut oluyor, her dalıyla, her çiçeği ile, gözyaşlarımla büyüttüğüm gövdesi ile.

Dışarıdan hala sesler geliyor. Her duyuşum da benimle filizlenmiş, benimle büyümüş ve benimle olmuş do ağaca bakıyorum. Umut duvarımın içinde umutsuzluğa asla yer vermiyorum.

Umudunu yitirmeyenlere…

        Kıymetli arkadaşım   Burak Öztürk’ün kaleminden teşekkürler “Düşünen Adam”

 

Bir Cevap Yazın