Köprü

Yazarımız Dilruba tarafından Köprü imgesi üzerinden içimize dokunacak bir deneme yazısı. İyi okumalar.

Ne bu köprü denen şey? Malzemeleri ahşap, demir ya da betondan olan yapılar mı sadece? Ben köprüleri dış dünyamıza ve iç dünyamıza ait köprüler olarak ikiye ayırırım. Dış dünyamızdaki köprülerin belki de en büyük emeli: Birbirine kavuşmak için can atan iki kara parçasına bir çöpçatan edasıyla ara buluculuk yapmaktır. Ya da belki de iki yakası türlü sebeplerle bir araya gelmeyen, sayısız hikâyeyi içinde barındıran bu acımasız ve bir o kadar şefkatli şehir İstanbul’un iki yakasını bir araya getirmektir.

Köprü ?

Ben en çok boğaz köprülerini severim. Çapkındır, her gelene geçiş verir. Gururludur, hiçbir giden için “Dur!” demez, yol verir. Korkaktır, denize yalnızca ayaklarını değdirir. Çalışkandır, mesai yapar, geceleri bile uykusuz geçirir. Tüm uykusuzluğuna rağmen yine de renkli kişiliğinden ödün vermez. Köprü ne zaman uyuyacak olsa İstanbul, ışıklı ayakkabılarını sallayıp duran heyecanlı bir küçük çocuk gibi köprünün halatlarına tutunan ışıkları yakmak için çabalar. Bunun üzerine köprü, irkilerek devam eder geceye. Her ne kadar soğuk gecelerde sudaki ayakları üşütse de demirden bedenini, şahit olduğu iki yakanın aşkı ısıtır, yumuşatır içini.

Gelelim diğer köprülerimize. Kimi zaman iki ruhu kimi zaman iki yüreği birleştirir, iletişimini sağlar. Maliyetleri en fazla olan köprüler işte bu köprülerdir. Malzemelerinden bir kaçı: Güven, aşk, vefa’dır. Yalnızca ahlaklı mühendislerin inşaa edebileceği bu köprüler bazen insanlardan dışındaki varlıklara da uzanır. Tanrıya ulaşmak için “İbadet” köprüsünden geçilir mesela. Bir yetimin veya bir kedinin başını okşamak için “Merhamet”, birine sırt yaslamak için “Güven” köprüsünden geçmek gerekir. Peki biliyor musunuz bu köprülerin ayakları nedir, nereye basar?

Hemen söyleyeyim. Ayakları vicdandır, basıp ezdiği yer acımasızlık. Vicdanı olmayan hiç bir varlık  -bakın, insan demiyorum,. Vicdana yalnızca insanlar sahip olmaz- Ne diyordum… Kaliteli bir vicdana sahip olmayan hiç bir varlık acımasızlığı ezip geçemez. Dolayısıyla da hayatı boyunca sağlam köprüler kuramaz. Tahtaları çürük, demirleri paslı, halatları ise tüy gibi dayanıksız olur. Neydi malzemelerimizden bazıları? Aşk, güven, vefa…

Örneğin boğaz köprüleri arabalar suya düşmeden yoluna ulaşsın diye yok mu? İşte bu iç dünya köprülerimiz de insanların acımasızlığa düşmesini engeller. Yani şöyle düşünsek yanlış olmaz: İki kara parçasından biri insan, diğeri iyilik ve güzellik. Vicdan köprüsü bizi o iyiliğe ve güzelliğe ulaştıran yol, köprünün altı ise acımasızlık suları. Düşen boğulur anlayacağınız. Köprünün ayakları ne kadar sağlam basarsa acımasızlığın üzerine, o kadar başarılı bir iletişim gerçekleştirir iki yürek ve iki ruh arasında. Çünkü her varlık vicdanı kadardır benim gözümde. Bazen o vicdanla sadık bir köpek, bazen merhametli bir doktor olur. Belki de bu yüzden Tanrı, sonsuz vicdana sahip olduğu için her şeydir, her yerdedir.

Yani demem o ki, bahsettiğim köprülerinizin olması için önce vicdanınız ve gerekli malzemeleriniz olmalıdır. Her köprü, yolcusunu sağ salim ulaştırmayı amaçlar.

Bu yüzden dış dünyadaki köprüler derin suları çiğner, uçurumları aşar… İç dünyadaki köprüler ise acımasızlık sularını çiğner, uçurumlarını geçer ve dağlarını aşar. Çünkü biri vicdanını kaybettiği ve acımasızlığa düştüğü an o boşlukta kaybolur. Acımasızlığın insanda açtığı boşluk eminim ki uzay boşluğundan daha karmaşık ve karanlıktır. Uzay’da en azından Güneş var değil mi? İçimizdeki boşlukta ise sönük yıldızlar bile yok.

Son olarak: Kendi köprülerimizin yolcularıyız ve herkesin köprüleri vicdanı kadar sağlam olur. Vicdanlı ve ahlaklı mühendisler değilsek eğer; acımasızlığımızda boğulurken hiç bir cankurtaran bize yardım edemez.

 

 

 

Bir Cevap Yazın